3 gün önce yazılması gerekenler:
"Şartel attı, yazının devamını ona göre okuyun sevgili okuyucu, uyarmadı demeyin..."
Sevim Gözay'ın Bir 14 Şubat melodramı adlı yazısından...
"14 yaşındaki kızı tecavüz edip kaçırdı"
Ntvmsnbc'den bir başlık.
Evet eleştiriyorum. "Şartel" yazan kişi bir yazar(!) olduğu için, haber başlığındaki anlatım bozukluğunu
düzeltebilecek tek bir editör bile bulunamadığı için.
Aramadım, internette dolaşırken rastladım.
Aslında eleştirmekten çok, dalga geçiyorum, evet.
Son günlerde izlediğim filmlerden birkaçı:
-Il y a longtemps que je t'aime ... yani 'seni o kadar çok sevdim ki' Uzun zamandır izlemek istediğim bir
filmdi. Yönetmen Philippe Claudel. Gri Ruhlar adlı kitabın yazarı. Benim izleme sebeplerimden biri. Bir
yazar olduğu için yönetmen aynı zamanda, ve bu film de bir uyarlama olduğu için daha güçlü bir senaryo
bekliyordum. (Hayır, bunun kitabını okumadım.) Bununla beraber oyunculuklar için izlenebilir.
Not: Godard'ı özledim.
-Whatever Works... 2009 yapımı Woody Allen filmi. Woody Allen için zaman hiç ilerlemesin. Hep filmler yapsın. Gülümsetsin. Evan Rachel Wood'un canlandırdığı Melody karakteriyle 1960ların müzikal filmlerinin kadın yıldızlarına selam verilmiş sanki. Bayıldım. Postmodern ilişkileri alaycı bir dille anlatırken klişe gibi görünen modern öğelerden yararlanmak algıları şaşırtıyor ama ben memnunum bu durumdan. Benzeri 500 Days of Summer'da vardı...
-New York, I Love You ... Paris, Je T'aime'den daha iyi değil bence. Hatta sadece bir taklit. Ama Ugur
Yücel 'i gördüğüme sevindim. Natalie Portman'dan başka oyuncu kalmadı mı diye de düşünmeden
edemedim. Saç kazıması söz konusu olunca aranan isim sanırım. (V For Vendetta, Goya's Ghosts...) Gerçi
emin olamadım Goya's Ghosts'da kazıtmamış olabilir...
Dün yazılması gerekenler:
Saat 10.18
Sabah saat çalmadan uyandım. Dün gece Ayışığı Sonatı'nı birkaç kere üst üste çalarak beni ihya eden ve güzel rüyalar eşliğinde uyumamı sağlayan komşuma teşekkürü Tschaikovsky ile yaptım sabah.
...
Evden çıktım, yağmur yok ama gri bir hava. İstanbul bu yıl fazla gri.
Ama bugün bu griyi de sevdim, sallana sallana durağa yürüdüm.
Caffe Nero'ya uğradım, orası da piyanoya teslim. Yaşasın! Kahve ve çikolatalı kruvasan alırken barista ile sohbet ettim. Hiç çıkmak istemedim, koltuklardan birine gömülebilirim, elime de bir kitap...
...
İşe geldim, mutlu mesut kahvemi yudumlıyorum ve hayati bir problem olan -üç gündür çözemediğim- amazon.com'daki sipariş listemde düzenlemeler yapıyorum derken hayata döndüm:
Bir kızı ailesi diri diri gömdü. Kızın adı Medine, İslam da hoşgörü dini zaten. Bir diğeri de 11 yaşında tüfekle vurdu kendini geçen hafta. Bir başkası dört ineğe satıldı 12 yaşında...
Son on günün haberleri bunlar. Ve sadece bize yansıyanlar.
Ben ne yazıyorum: ayışığı sonatı, kruvasan...
Hangisi daha gerçek? Bu kadar konuşup eleştirdiğim halde hiçbir şey yapamıyor oluşum mu?
Bu sadece benim sorunum mu? Oysa ne güzel essayler yazıyorum demokrasi, eşitlik, azınlıklar üzerine. Okuyorum bir de, çok biliyorum! Hiç bir şey bilmiyorum.
Hiçbir şey yapmıyorum.
Sadece üzülüyorum, sizin de yaptığınız gibi.
...
Medine'nin öldürülmesi ile ilgili birkaç yorum aşağıda. Hani biz "über"iz ya, o yüzden İngilizce yayınlardan yorumlara yer vermek istedim. Nasılsa anlarız...
Tina Rhea wrote:
And will anything happen to the police who refused to protect her after she reported being beaten repeatedly, or is that all right because Turkish women are the property of their male relatives?
Think Thank wrote:
Turkish are all misogynists. Take a look at their common laws. Everything works against women.
...
Greenpeace'in faaliyetlerini destekliyorsanız, nükleerden haz etmiyorsanız aynı bahçenin gülleriyiz demektir :) . İmza toplamaya çalışıyorum kendi çapımda ama benim çapım ne kadar?? Hem insanlarda imza fobisi var. Korkuyorlar. Sanki genel vekaletname veriyorlar...
Konuyla ilgiliyseniz bir şeyler yapabilirsiniz belki. Tabi ki korkmuyorsanız...
Korkmayanlar buraya...
Korkanlar için de Mozart'dan gelsin: Lacrimosa
Ve bugün:
Dengesizliğimden yoruldum. Çok yıpratıyor bu durum beni. Aynı saatin içinde mutlu, mutsuz, sinirli, huzursuz, sakin, çocuk ve yaşlı olabiliyorum. Ruhum sefil bir halde.
Son hatırladıklarımla haftayı bitireyim...
- Metroda bir adam arkadaşına sevgilisinden dert yanıyor. Küçük şeylerden mutlu olmuyormuş bu sevgili.
Küçük şeylerden mutlu olmanın yolu büyük şeylere de sahip olmak, demek istedim. Ama bunun yerine içimdeki junior filozofu uyuttum, eve geldim kendim de uyudum.
- Çamaşır suyu buzdolabında, ton balığı da duşakabinin içinde benim evde... Bu dalgınlıkla yaşıyor olmam bile mucize! Çoktan Taksim yönüne devam eden metroya çarpmış olmalıydım...
- St Antuan bugün kalabalıktı. Şu ana dek görmediğim garip bir kalabalık. Dalga geçenler, içeride çekirdek yiyenler... Kötü bir kalabalık. (Ermeni cemaat de azalmışken acaba camiye mi çevirsek bu kiliseyi? Hatta Ortodox ruhban okulunun da açılacağı yok, orayı da medrese yapalım. Heybeliada'da, ferah ferah...) Bir çift bir sürü fotoğraf çekti, flaş patlata patlata... Türlü türlü pozlar veren kızımız türbanlıydı. Dayanamadım uyardım, ama onlar devam ettiler...
- gn hanım'ı sevdim...
Bir film: La Teta Asustada/Claudia Llosa
Bir kitap: Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde/Marcel Proust
Bir şarkı: Fahişe/Teoman























































