2/06/2010

üç gün... kalabalığız sanki biraz...

3 gün önce yazılması gerekenler:

"Şartel attı, yazının devamını ona göre okuyun sevgili okuyucu, uyarmadı demeyin..."
Sevim Gözay'ın Bir 14 Şubat melodramı adlı yazısından...
"14 yaşındaki kızı tecavüz edip kaçırdı"
Ntvmsnbc'den bir başlık.
Evet eleştiriyorum. "Şartel" yazan kişi bir yazar(!) olduğu için, haber başlığındaki anlatım bozukluğunu
düzeltebilecek tek bir editör bile bulunamadığı için.
Aramadım, internette dolaşırken rastladım.
Aslında eleştirmekten çok, dalga geçiyorum, evet.
Son günlerde izlediğim filmlerden birkaçı:
-Il y a longtemps que je t'aime ... yani 'seni o kadar çok sevdim ki' Uzun zamandır izlemek istediğim bir
filmdi. Yönetmen Philippe Claudel. Gri Ruhlar adlı kitabın yazarı. Benim izleme sebeplerimden biri. Bir
yazar olduğu için yönetmen aynı zamanda, ve bu film de bir uyarlama olduğu için daha güçlü bir senaryo
bekliyordum. (Hayır, bunun kitabını okumadım.) Bununla beraber oyunculuklar için izlenebilir.
Not: Godard'ı özledim.
-Whatever Works... 2009 yapımı Woody Allen filmi. Woody Allen için zaman hiç ilerlemesin. Hep filmler yapsın. Gülümsetsin. Evan Rachel Wood'un canlandırdığı Melody karakteriyle 1960ların müzikal filmlerinin kadın yıldızlarına selam verilmiş sanki. Bayıldım. Postmodern ilişkileri alaycı bir dille anlatırken klişe gibi görünen modern öğelerden yararlanmak algıları şaşırtıyor ama ben memnunum bu durumdan. Benzeri 500 Days of Summer'da vardı...
-New York, I Love You ... Paris, Je T'aime'den daha iyi değil bence. Hatta sadece bir taklit. Ama Ugur
Yücel 'i gördüğüme sevindim. Natalie Portman'dan başka oyuncu kalmadı mı diye de düşünmeden
edemedim. Saç kazıması söz konusu olunca aranan isim sanırım. (V For Vendetta, Goya's Ghosts...) Gerçi
emin olamadım Goya's Ghosts'da kazıtmamış olabilir...
 

Dün yazılması gerekenler:

Saat 10.18


Sabah saat çalmadan uyandım. Dün gece Ayışığı Sonatı'nı birkaç kere üst üste çalarak beni ihya eden ve güzel rüyalar eşliğinde uyumamı sağlayan komşuma teşekkürü Tschaikovsky ile yaptım sabah.
...
Evden çıktım, yağmur yok ama gri bir hava. İstanbul bu yıl fazla gri.
Ama bugün bu griyi de sevdim, sallana sallana durağa yürüdüm.
Caffe Nero'ya uğradım, orası da piyanoya teslim. Yaşasın! Kahve ve çikolatalı kruvasan alırken barista ile sohbet ettim.  Hiç çıkmak istemedim, koltuklardan birine gömülebilirim, elime de bir kitap...
...
İşe geldim, mutlu mesut kahvemi yudumlıyorum ve hayati bir problem olan -üç gündür çözemediğim- amazon.com'daki sipariş listemde düzenlemeler yapıyorum derken hayata döndüm:
Bir kızı ailesi diri diri gömdü. Kızın adı Medine, İslam da hoşgörü dini zaten. Bir diğeri de 11 yaşında tüfekle vurdu kendini geçen hafta. Bir başkası dört ineğe satıldı 12 yaşında...
Son on günün haberleri bunlar. Ve sadece bize yansıyanlar.
Ben ne yazıyorum: ayışığı sonatı, kruvasan...
Hangisi daha gerçek? Bu kadar konuşup eleştirdiğim halde hiçbir şey yapamıyor oluşum mu?
Bu sadece benim sorunum mu? Oysa ne güzel essayler yazıyorum demokrasi, eşitlik, azınlıklar üzerine. Okuyorum bir de, çok biliyorum! Hiç bir şey bilmiyorum. 
Hiçbir şey yapmıyorum.
Sadece üzülüyorum, sizin de yaptığınız gibi.
...
Medine'nin öldürülmesi ile ilgili birkaç yorum aşağıda. Hani biz "über"iz ya, o yüzden İngilizce yayınlardan yorumlara yer vermek istedim. Nasılsa anlarız...
  Tina Rhea wrote:
And will anything happen to the police who refused to protect her after she reported being beaten repeatedly, or is that all right because Turkish women are the property of their male relatives?
  Think Thank wrote:
Turkish are all misogynists. Take a look at their common laws. Everything works against women. 
...
Greenpeace'in faaliyetlerini destekliyorsanız, nükleerden haz etmiyorsanız aynı bahçenin gülleriyiz demektir :) . İmza toplamaya çalışıyorum kendi çapımda ama benim çapım ne kadar?? Hem insanlarda imza fobisi var. Korkuyorlar. Sanki genel vekaletname veriyorlar...
Konuyla ilgiliyseniz bir şeyler yapabilirsiniz belki. Tabi ki korkmuyorsanız...
Korkmayanlar buraya...
Korkanlar için de Mozart'dan gelsin: Lacrimosa

Ve bugün:
Dengesizliğimden yoruldum. Çok yıpratıyor bu durum beni. Aynı saatin içinde mutlu, mutsuz, sinirli, huzursuz, sakin, çocuk ve yaşlı olabiliyorum. Ruhum sefil bir halde. 

Son hatırladıklarımla haftayı bitireyim...
- Metroda bir adam arkadaşına sevgilisinden dert yanıyor. Küçük şeylerden mutlu olmuyormuş bu sevgili.
Küçük şeylerden mutlu olmanın yolu büyük şeylere de sahip olmak, demek istedim. Ama bunun yerine içimdeki junior filozofu uyuttum, eve geldim kendim de uyudum.
- Çamaşır suyu buzdolabında, ton balığı da duşakabinin içinde benim evde... Bu dalgınlıkla yaşıyor olmam bile mucize! Çoktan Taksim yönüne devam eden metroya çarpmış olmalıydım...
- St Antuan bugün kalabalıktı. Şu ana dek görmediğim garip bir kalabalık. Dalga geçenler, içeride çekirdek yiyenler... Kötü bir kalabalık. (Ermeni cemaat de azalmışken acaba camiye mi çevirsek bu kiliseyi? Hatta Ortodox ruhban okulunun da açılacağı yok, orayı da medrese yapalım. Heybeliada'da, ferah ferah...) Bir çift bir sürü fotoğraf çekti, flaş patlata patlata... Türlü türlü pozlar veren kızımız türbanlıydı. Dayanamadım uyardım, ama onlar devam ettiler...
- gn hanım'ı sevdim...

Bir film: La Teta Asustada/Claudia Llosa
Bir kitap: Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde/Marcel Proust
Bir şarkı: Fahişe/Teoman

2/01/2010

Eski fotoğraflar.

 
  
  
  
  
  
  
 

yalnız bir japon balığı.

Dün yeni bir depresyon dalgasına teslim oldum.
Konu: Yalnızlık

Giriş:
Yalnızlık çok sevilir. Her şeyin tek sahibi olma düşüncesi huzur verir. Çamaşır makinesi, nevresimler, banyo dolabı... Hepsi size aittir. Kumandanın tek sahibi olmak, filmi istenilen dakikada durdurup uyuklamak, paylaşılmak zorunda olmayan koltukta şekilden şekile girerek kitap okumak, istenilen sıklıkta bulaşık yıkamak, su şişesini kafaya dikmek, şampuanın zamansız bitmemesi, diş macununun uzun süre kullanılabilmesi, ayakkabı dolabında kimseye yer bulmaya çalışmamak, sessizliğin lüks olmaması, susmak istendiğinde kimseye hesap vermeden susmak.
Gelişme:
Yalnızlıktan nefret de edilir. Bir pazar akşamını güzel geçirmek için yemek yapmak istersiniz. Ispanaklar, beceriksizce açılmış hamurlar.. İtalyan mutfağı kariyerinize ravioli ile devam etmek istersiniz. Sosunu hazırlarsınız. O sırada İtalyanca şarkılar da çalmaktadır, neşeli şarkılardır hepsi.  Abartırsınız, bir de bir arkadaşınızın tarifine uyarak tiramisu mu yapsam acaba diye düşünürsünüz. Sonra vazgeçersiniz. Belki bir başka zaman, sonuçta mutfak sizin mutfağınız, her şeyiyle sizin. Kim karışır ki?
Masayı hazırlarsınız, şarabı açarsınız. Sıcacık ravioli ile başbaşasınız. İşte anahtar cümle bu: "Sıcacık ravioli ile başbaşasınız." Güzel bir pazar akşamı başbaşa olabildiğiniz tek şey bir sıcak ravioli.
İyi ya da kötü olduğunu söyleyecek biri yok yemeğin... Sosuna biraz daha fesleğen ekleyebilirdin, diyecek kimse yok.
Masanın altında yalanması muhtemel bir kedi bile yok.
Eğlenceli İtalyan şarkıları da yerini kasvetli piano melodilerine bırakmış zaten...
Sonuç:
Binbir heyecanla hazırladığınız yemeğin bir kısmı tabakta kalır. Çöpe dökersiniz.
Ağlamamak için dudağınızı ısırırken aceleyle bulaşıkları yıkarsınız.
Koltuğun içine gömülürsünüz. Hayal kurarsınız azıcık, hem yalnız kalıp hem kalabalık olabilmeyi dilersiniz.
Uyusam geçer dersiniz ama saat daha sekiz...
Grigözlümutlubiri dinler, yatıştırır biraz da... Ne de olsa çok benziyor yalnızlıklarınız...
Saat dokuz olmadan yorganların altında kaybolmuşsunuzdur ağlamaktan kızarmış gözlerle.

...
Sabah saat çaldı, uyumaktan ve ağlamaktan şişmiş gözlerimi açamadım bile. Ne oldu gözlerime dedim, hem James nerede? Hani konser? Bangır bangır bir Metallica konserinde değil miydim? James Hetfield arkadaşım değil miydi? Hayır değil tabi ki. Hem ben Metallica sevmem ki... O nerden çıktı şimdi? En son bıraktığımda beni, ben yalnızdım. 

Gözlerinize bakın! Gerçek japon balığı böyle olur işte. Aslında kurbağaya daha çok benziyorsunuz bu halinizle.  Göz altı kapatıcılarının dünyasına hoşgeldiniz Aida Salem. Yalnız da olsanız, kalabalık da olsanız bundan sonra bu dünyanın bir ferdisiniz. Hiç ayrılmayacaksınız. Hadi yeri gelmişken bunun için de ağlayın. Ya da iyisi mi ağlamayın, zira 30 yıl sonra da bu göz altlarını kullanıyor olacaksınız. Nothing else matters dinleyin... Başka bir şey de bilmiyorsunuz ki zaten. Neyinize gerek sizin rüyanızda Metallica görmek?
...
Kıvrıldım yine koltukta, sessizce dinledim payıma düşen şarkıyı. Grigözlümutlubiri'nin de uykusu kaçmış. Yatağının başucundaki radyosu açık. O da müzik dinliyor. Bir saat geride aynı dakikada. Brüksel'de lapa lapa kar yağıyormuş. Bahçeyi gösterdi heyecanla...
Belki de o kadar yalnız değilim. Kimbilir...

1/28/2010

Yasak fanusların japon balığı.

O balık benim.
Öyle hissettim işte...

Tanrılar doğmamış çocuklarımı benim lezzetli lapsuslarımdan korusun.
Bir mail yazarken Ufuk Hanım yerine Ufuk Bey yazdım önce, sonra bu kişinin bir kadın olduğunu hatırladım veee "bey" hitabını sildim. Yerine ne yazdım? Ufuk Kadın...


1/21/2010

İşyerinde birikenler.



10.19
Unutuyorum; herşeyi, herkesi... Bazen dünyanın döndüğünü bile unutuyorum. Günlerdir 16 Ocak gelsin diye bekliyorum mesela... Seçtiğim Japon filmlerine gidebilmek için.
Kötü haber: Bugün ayın 21'i... Japon filmleri festivali çoktan bitmiş...

11.11
BONY Mellon'un "asset size"ından bana ne??? Ben neden burdayım?
Daha da mantıklı bir soru, nerede olmalıyım?
Mantık demişken; Sera ile çok mantıklı(!) bir pazar günü geçirdim. Kabala bilekliğime yedi düğüm attım, Telli Baba'dan dilek diledim, St Antuan'da mum yaktım. Bu arada Telli Baba başlı başına maceraydı. Pardon ne yapmamız lazım acaba prosedür nedir, diye sordum girişteki yaşlı amcaya... Sanırım sadece evlilik dileklerine bakıyormuş, oysa ben çok geniş tutmuştum dilek aralığımı. Bakalım neler olacak... (Bu noktada Sera'nın bir suçu yoktur, tüm bu "mantıklı" fikirler bana aittir.)

12.15
Bir bot daha aldım. Ben bu kış ayakkabı konusunu biraz abarttım. Ama bu sefer farklı: İlerde üç mevsim bot kullanımını gerektiren bir yerde yaşayacağımı hissettim nedense, o yüzden aldım. Yatırım gözüyle de bakabiliriz...

13.03
Dün bu saatlerde Haiti'de bir artçı deprem daha oldu. Şiddeti 6.1 . Öğrendiğimde yüreğim sıkıştı mı? Evet. Grigözlümutlubiri yumuşak sesiyle beni  yine yatıştırdı Haiti'nin güneyindeki Jacmel'den, o berbat telefon hatlarına rağmen. Annesinin ninni söyleyen sesini duyunca ağlamayı kesen çocuklar gibi oluyorum onunla konuşurken. Hep konuşsun; domates kesmenin inceliklerini, poubelle sözcüğünün nerden geldiğini anlatsın yine...

13.15
Öğle arasının bitmesine son 15 dakika. Elimde "Görünmeyen"... İstanbul'un yarısı Paul Auster'a teslim sanırım bu günlerde...

14.37
Çok üşüyorum.

14.46
İnsanların gitmek için vicdanlarını rahatlatmaya ihtiyaçları var. Öbür türlüsü olmuyor. Toprağa kavuşamayan bedenlerin ruhlarının askıda kalması gibi bir şey. Gidemiyorlar. Ruhlarının özgürlüğe kavuşmasının tek yolu kendilerini de en az sizin kadar mağdur olduklarına inandırmaları. Ne kadar mağdur olduklarını görseniz, şaşırırsınız. Mağdur olduklarında lanet de ediyorlar ya size, önüne arkasına bakmadan acıklı cümleler de parçalıyorlar ya; o vakit ruhları öyle bir özgür kalıyor ki.. Ne kadar yükseklere çıktığını görseniz şaşırırsınız.

15.03
İnternette fotoğraflara bakıyorum rastgele. Haber okumak istemiyorum. Kral muamelesi yapılan katiller, dört ineğe kızını satan babalar, köyün namusuna zarar verdiği için on bir yaşında tüfekle intihar eden çocuklar... Ağır geldi.

15.50
Düşündüm de, cumartesi gününü esnafla kaynaşma günü ilan etmişim ben farkında olmadan. DVD'ciyle, kuaförle ve pazardaki magnetçiyle çay içmişim. Emlakçıyla ayak üstü sohbet etmişim, fırıncıyla da uzun uzun dertleşmişim. Yaşlandıkça anneme benzeyeceğime dedeme benziyorum.

17.12
Eve gitsem, Johnny Cash çalsam, karanfilli ıhlamur bir elimde, diğerinde kitabım. Uyuyakalsam...



21.10
Evdeyim, müziğe kavuştum. Karanfilli ıhlamur bir elimde, diğerine de kitabı alacağım şimdi. Uyuyakalacağım.

1/15/2010

depresyon, özlemek, kıskanmak üzerine,,, bencilce.




1- Bir şeyi düzeltmem lazım. Depresyon benim yaşam biçimim değil, hiç de olmadı. Depresyon benim için doğum sancısı. Yıpratıcı, zor ama mutlaka biter ve yepyeni ve güzel şeyler doğurur. Yani geçici. Ve aslında yapıcı. Zaman zaman ağlarız, doğru hepimiz insanız ama tüm hayatı ağlayarak geçirmek düşüncesine karşıyım. Dahası gözyaşına övgüyü, depresyona itibarı saçma buluyorum.
2- Grigözlümutlubiri Haiti'de şimdi... İnterneti yok, telefon hatları da sorunlu, ulaşamıyorum. Özledim. Bu arada sanırım dünyanın en "yeşil" vakfı üzerinden yardımda bulundum Haitililere ben dün... ("Haiti'ye ne gerek var Hititlere gitsin yardımlar, e Hititler'in toprakları da bize kaldığına göre bu paralar bizim helalimizdir" diye düşünmesi muhtemel bir vakıf olması mümkün.)
3- Moda Cadısı'nın ayakkabılarını gördüm ve kıskandım desem.. Çok sevdim ayakkabıları... Birisi buna çok gülecek kesin... Bu birisi beni eleştirip duruyor zaten, çözemedim. Bu birisi bence okumasın zaten beni, Moda Cadısı'nı okusun... 
4- Bahsettiğim piyano resitaline gidemedim. Evde uyudum onun yerine... Vicdan azabı çekmemek için Debussy eşliğinde uyudum ama. Sabah uyandığımda vicdan azabı çekiyor muydum peki? Evet. 
5- Kıskanç insanlar toplanıp uzaya gitsinler. Amin.
6- Öğle yemeğinden sonra kahve içiyorum ofiste ve fal bakıyorum. Aslında kahve falında anladığım tek şekil yol. Zaten ben de sadece yollara bakıyorum. Var mı yok mu diye... Hele birden fazla uzun yol çıkarsa falımda günün kalan yarısını mutlu geçirme olasılığım artıyor.
7- Yarının teması: Sokak fotoğrafları, çerçeveler, kırmızı çorap ve eldivenler, uyku. Ve Haiti elbette.. Yerel saat hesaplamaları, uzmanlardan tsunami açıklamaları... ...Özledim demiş miydim?

1/12/2010

Yine karmakarışık.

Terazi olmak:
1- Kırmızı deri montu almak ya da almamak arasında kalmak. Mağazaya üç kere girmek ve çıkmak.
2- Filtre kahve ve espresso arasında kalmak. Espressoya karar verilince de ristretto ve capriccio arasında kalmak.
3- Kitap okumak ve film seyretmek arasında kalmak. İkisini de yapmadan uyuyakalmak.
4- Kanyon ve Metrocity arasında kalıp Cevahir'e gitmek.
...
Benim kafam bu kadar karışık değildi aslında, noldu bilemiyorum. Sanırım beyin hücrelerim ölüyor yavaş yavaş. En basit şeylere karar vermek için bile düşünüyorum, düşünüyorum, düşünüyorum. Birileri bu bende de bulunan ve adına beyin denilen organla müthiş buluşlar gerçekleştirmişler ya da olağanüstü şiirler yazmış, müzikler bestelemişler ve ne acıdır ki ben benimkini sadece yukarıda saydığım kararları alırken kullanıyorum. Buna rağmen işin içinden çıkamıyorum. Birilerine haksızlık oluyor ama kime bilemedim. Bu da muamma.
...
Annem gitti. Sanırım çok boğdum onu, gitmekten çok kaçtı. Kendi sağlığı için böylesi iyi tabi. Boş zamanlarında duvara bakıp ağlayan bir manyak evladın bile olsa çekilmez.
...
Kahve içmeyi, El ile kahve içmeyi, modern kahvehaneleri -mümkünse sakin olanları- seviyorum. (Fotoğraftaki el El'in...)


 
 



...
Pazar günü Sera ile buluşacağız, önce kahvaltı yapacağız. Sonra kırmızı kabala bilekliğimizle Telli Baba'ya gideceğiz, sonra da St Antuan. Beni uzun zamandır okuyanlar belki hatırlar, azıcık sarhoşken kiliseye gidip, dilek dilemiş ve mum yakmıştım. Orda dilediğim her şey gerçekleşti ve ben bunu geçen gün fark ettim. Ama stratejik bir hata yapmışım, dileklerimden birine çok mekanik yaklaşmışım ve mutluluk ibaresini koymayı unutmuşum, gerçekleşti ama sonuç mutluluk ya da huzur getirmedi... Şimdi bu durumu düzeltmek lazım...

Kültür-sanat köşesi tadında ve azıcık ukala modunda devam edebilir miyim??

- Yıldız Kenter'in Harbiye'deki oyununa gittik annemle.. Kraliçe Lear. Bu haftanın en güzel şeyiydi sahnede amuda kalkmış Yıldız Kenter'i görmek. Kral Lear'dan ve Hamlet'den repliklerin birbirine karıştığı ve delirme emareleri göstermeye başladığı kısım da müthişti. When we are born we cry that we are come to this great stage of fools.

- Bu haftanın en güzel filmi Francis Ford Coppola'nın 2009 yapımı filmi Tetro. The Godfather etkisini bulmaya çalışmayın. Ama bu filmin de tadını çıkarın... Nouvelle Vague'ın yarattığı etkiden sonra hırsa kapılan Amerikan sinemasının en önemli yönetmenlerinden 71 yaşındaki Coppola'ya teşekkür edin. Etraf berbat film kaynıyor çünkü.
- Bu haftanın en güzel olmayan filmi ise Türkçe'ye "Aşka Dair" olarak çevrilen  "L'uomo Che Ama". Pierfrancesco Favino için izledim ama beğenmedim.
- Bu haftanın en güzel şarabı dün Sü'nün bana gelirken getirdiği şaraptı. Şirince'den böğürtlen şarabı... Nasıl bir koku ve lezzet. Bayıldım. Benim yeni aşkım!

- Perşembe akşamı Notre Dame de Sion'da Michel Dalberto'nun piyano resitali var. Tembellik yapmazsam, yukarıda bahsettiğim kararsızlık, yorgunluk bahanelerinin arkasına sığınmazsam gideceğim. Chopin, Schumann iyi gelir her bedene.. Bence...
-National Geographic'in Ocak sayısında verdiği 2010 ajandasını sevdim. 52 hafta, 52 fotoğraf... Tam bana göre oldu bu, dünyada gidecek ne çok yer var! Ve bizim aslında ne kadar küçük bir dünyamız var...
-Başka bir kitap almak için girdiğim kitapçıdan Paul Auster'ın son kitabıyla çıktım. İsmi "Görünmeyen"...Haftada bir yazdığım için karman çorman olan, uzadıkça uzayan post'u bitirmeyi başarırsam okumaya başlayacağım. (Diğer kitabı almayı unuttuğumu ise eve geldiğimde fark ettim...) 


1/06/2010

Yağmurluyeşiltoprakvekahvekokulusabahistiyorum.

Annem gelmiş dün. Ama teyzeme gitmek için terk etmiş beni bugün, dolapta ısıtmam için beni bekleyen yemeklerle.
En doğal halimdeymişim, yalnız mıymışım?

Bir elimde kanyak, diğerinde kahve mi varmış şimdi?
Anouar Brahem mi dinliyormuşum karanlıkta?

Aradığım huzurlu kimonoyu Oysho'da bulamamışım.
Bulmam lazım onu! Bulunca tüm dertlerim bitecek. Miş. Mi?

Bugün ofiste nefes alamamışım. Burak kurtarmış beni, iki dakika balkona çıkmışız. Nefes almışız. Sadece iki dakika.

Evde mum kalmamış.
Oysho'daki o huzurlu sabahlıkların yanında bir de mum ordusu lazım bana.

En huzurlu sabahlarım geliyor aklıma günlerdir.
Aslında hiç çıkmıyor.
Arka planda o sabahlar var.
O sabahlar gerçek, "şu an" şaka.
Gerçekten.
Birkaç ay içinde bitmiş olacak.

Sabahlık değil, sabah lazım bana. Kendimi kandırıyorum.
Yağmurluyeşiltoprakvekahvekokulu.
İstanbul fazla gri bugünlerde.

1/01/2010

lasciate mi cantare!!!

Birinci ayın birinci günü...
Bir ay önce bu günü Roma'da geçireceğimi düşünmüştüm... Hatta emindim neredeyse.
Herkesle beraber gitme planı yapınca,,, kimseyle gidemedim.
(Çok kadın hiç kadın gibi oldu ama böyle.)

Kimsenin yılbaşı gecesi planına dahil olmadım. En iyi dostlarımdan biri ailesiyle geçirecekti yılbaşını, diğeri sevgilisiyle... Hadi beni de evlat edinin diyemezdim...

Birkaç partiye davet edildim, ki kötü partiler de değildi, ama kafamın kaldırmayacağını düşündüm nedense. Duman ve ayarsız alkol düşüncesi iştahımı kaçırdı. Ben yaşlı bir insanım artık, sosyal bir kelebek değilim ki...

Eski ev arkadaşım bana gelmek istedi, her şey hazırdı. Bir gün önce komik bir bahaneyle iptal etti. Etsin...

Sera da bahsettiğim ev arkadaşım bana geleceği için bir başka arkadaşına söz vermişti. Versin...

Yalnız kaldım.
Bu şehirde işim kalmadığını anladım.
Yılbaşını birlikte geçireceğin arkadaşın yoksa yalnızsın. Bu kadar basit. Daha komplike bir tanımı yok yalnızlığın.

Sabah gayet mutsuz şekilde işe gittim. Hani şu alışamadığım, sıkıldığım, napıyorum burda deyip kendimi ve diğerlerini sorguladığım iş. Kurumsal mutsuzluk bu olsa gerek.
Aynı departmanın aynı bölümünde beraber işe başladığım Özlem de benim gibi. Onda da aynı bakış, "Tanrım beni burdan götür" modu. Gözgöze geldikçe anlayabiliyoruz ne hissettiğimizi.
O da benim gibi ekilmiş. Evde yalnız olacakmış.
Bana gel, dedim...
Pizza söyleriz, içki ve çikolata stoğumuz yerinde... Gece yarısına doğru da Nişantaşı'na yürürüz, 15-20 dakika hava alırız, hem insanlara karışırız...
Ruhumuz da acıyor ya, geçer belki biraz.
...
Geldi, yemeğimizi yedik... Şarap açtık.. Birkaç kadeh içtikten sonra çıktık dışarı. Elimizde votka ve shot kadehleri.
Hava çok güzel.
Nişantaşı'ndaki kalabalık boğucu değil, keyifli.
Abdi İpekçi Caddesi'nde kalabalığın içinde bir yerde yeni yıla girmeyi bekliyoruz.
Nasıl girersek öyle geçermiş.
Votka güldürüyor en azından, mutsuzluğumuz neredeyse tamamen silindi.
Derken yanımıza iki kişi geliyor, umursamıyoruz ama gitmiyorlar.
İki İtalyan.
Onlarla girdik yeni yıla.
Birlikte geri sayıyoruz, onlar Türkçe duydukları sesleri taklit ediyorlar. Komikler.
Havai fişekleri izliyoruz.
Konuşma İngilizce'ye döndü bile.
Birinin adı Diego, diğeri Giulio.
Çok sempatikler.
Biz de kapılıyoruz.
Mustafa Sarıgül'ün playlist'i konusunda hiçbir fikrimiz yok, duymuyoruz müziği ama komik danslar ediyoruz. Tren oluyoruz mesela.
İkili danslara geçiyoruz sonra... Dördümüz elele tutuşup hopluyoruz. Halay gibi ama değil. Biz ürettik.
Çok fazla eğleniyoruz ve gülüyoruz.
Bugün Roma'da olmayı planlamıştım ama gidemedim diyorum, yüzüm asılıyor biraz. Giulio "bu yüzden biz gönderildik  Roma'dan" diyor. Gülümsüyorum.
Bir sürü fotoğraf çekiyorlar, biz de tabi...Giulio beni kucağına alıyor bir ara, ben çığlıklar atıyorum, Özlem gülmekten ölüyor ve Diego fotoğrafımızı çekiyor!
Brasserie'de sıcak şarap içelim diyorlar...
Biz uykusuzuz, mızmızlık yapıyoruz. Telefon numaralarımızı alıyoruz birbirimizin ve ayrılıyoruz.

Sonuç:
-Sokağın ortasında nasıl göründüğümü düşünmeden dans etmeyi, saçmalamayı seviyorum.
-"Potansiyel sapık" ya da "yollu kaşar" gibi sıfat tamlamaları olmadan insanlarla kaynaşabilmeyi de seviyorum. (Biliyorsunuz Türkiye'de çok zordur bu. Kızlar ya hanımdır, ya orospu. Erkeklerinse alayı sapık ve abaza. Bu güzide etiketler yüzünden her iki cins de garip ve doğal olmayan tavırlar geliştirir.)
-Votkayı seviyorum.
-İtalyanları seviyorum. İtalyan erkeklerini daha çok seviyorum. Evet yakışıklı oluyorlar, bakımlılar... (Çok votkayla alakası yok, fotoğrafa bakın ve görün!)
-İtalyanca'yı seviyorum, İtalyanca şarkıları seviyorum. Bkz. ti voglio bene
-Tüm erkekler Raoul Bova olsun diye bir facebook grubu olsa hemen üye olurum. (Bir düşünsenize, sokağa bir çıkıyorsunuz, herkes Raoul Bova!! Oh mio Dio!)
-Grigözlümutlubiri de en çok İtalyanları kıskanıyor zaten. Haklı!-


Özlem ve ben. Sabahki asık suratlı halimizden eser yok şimdi...


Giulio ve ben. Zıplamaya başlamadan hemen önce...


Artık yorulmuş olan ve birkaç dakika nefeslenmeye ihtiyacı olan ben.



Eve dönüş ve Ajda Pekkan eşliğinde kalan şarabı bitirmece. 


Filtre kahve, kalan soğuk pizzayla ve kurabiyeyle 2010'un ilk sağlıksız kahvaltısı, biraz baş ağrısı.
Çalmakta olan şarkı: L'italiano/Toto Cutugno
:)


Bu yıl:
Hiç arada kalmam gerekmesin.
Anladım, bir yere ait olamayacağım ben. İçimde çadırıyla gezen bir çingene var. Bari mutlu olduğu yere gitsin...

----------

gitmek -der
(-e)
1 .     Bir yere doğru yönelmek.
2 .     Çıkmak, ulaşmak:
       "Bu yol nereye gider?"- .
3 .   (nsz)  Yürümek, yol almak:
       "Bu at iyi gider."- .
4 .   (nsz)  Ölmek:
       "Ben giderim adım kalır / Dostlar beni hatırlasın"- Âşık Veysel.

12/28/2009

Son günler...

2009...

İlginç bir yıl oldu. Bitişler ve başlangıçlarla doluydu.
Okul bitti, okul başladı.
İş bitti, iş başladı.
Aşk geldi, gri gözlerin arkasına saklanmış meğer... Ben bir daha bulmaz sanıyordum beni. Aşkın verdiği deli cesareti, ben her şeyi yapabilirim duygusu...Bunu yaşamak öyle güzeldi ki...
Yeni yerler.
Yeni gelenler oldu, yeni hikayeler getirdiler. Güzel hikayeler.
Yeni şarkılar, yeni düşünceler...
Herkese, her şeye teşekkürler.

...



Noel Baba yalnız bırakmadı bu yıl da. Öyle güzel bir kutu hazırlamış ki, Lizbon Antlaşması ile ilgili ikinci ödevin içine batmışken ve kendimi hiçbir yerinde konumlandıramadığım yeni işimden dolayı çok mutsuzken gülümsetti beni. İş demişken, birkaç ay içinde bırakacağım sanırım. Çok yabancıyız birbirimize, ten uyuşmazlığı var aramızda... (Kutu ve içindekiler üstte..)


...


Bahsettiğim konser cumartesi günüydü. Harika bir akşamdı, uzun zamandır ilk defa bu kadar iyi hissettim kendimi. Geçen yıllarda yapılan Zehra Yıldız'ı anma konserlerinden daha sıcaktı sanki bu yıl. Arada ve sonrasında servis edilen şarapların da bu sıcaklıkta payı var mıdır? Muhakkak. Ama Süheyla ve Süha ile olunca mutlu olmamam pek de olası değil. Konserin ardından hep beraber Cihangir'e geçtik, sıcak şarapla devam ettik. Ama benim pilim çoktan bitmişti, onlarca sayfa yazması gereken bir öğrenci ve tam zamanlı olarak çalışan biri olmanın ağırlığına tarçınlı zencefilli sıcak şarap da eklenince kedi gibi büzüldüm oturduğum yerde. Konserde de yorulmuştum zaten, davetlileri karşıladım, geliri vakfa gidecek kitaplardan sattım, konser programı dağıttım hatta konser sonunda Süha'nın yanında çiçekçi kız bile oldum. Dolayısıyla Süha ve Levent'in tüm ısrarlarına rağmen gece 2'de eve dönmeyi başardım.

 
 
 
 

...
Biraz önce, Giovanna Mezzogiorno ve Filipo Timi'nin oynadıkları "Vincere" adlı filmin karşısında uyuklarken zil sesiyle sıçradım. Komşum Necla hanım aşure getirmiş... Beni çok seviyormuş, "kuzumsun sen benim" dedi... Sevgiye ihtiyacım olan şu günlerde bu laf da dokundu. Elimde aşure ağlayabilir miyim per favore? Ne güzel süslemiş değil mi Necloş?



...
Hep kışı çağrıştırıyor bunlar.
Aşure, sıcak şarap... Şimdi de bozacının sesini duyuyorum uzandığım koltukta.
Kış yalnızken güzel değil.
Soğuk insan tek başınayken daha bir soğuk.
Mesela bugün, çok üşüdüm.

...
Sabah işe giderken minibüste bir şarkı dinledim, pardon şarkı dinletildi. Şarkının anlam yüklü sözlerinin içinde en vurucu olan kısmı: ...iki gözüm önüme aksın vallaha billaha...
Söyleyen kadının nodüllü sesinden -ve bu anlam yüklü sözlerden- tipinin nasıl olabileceğini düşündüm işe gidene kadar! Çıkan sonuç: Dipleri siyah çirkin sarı saçlı, etine dolgun, gözlerine pırıltılı mavi far sürmüş, dudağının kenarında koyu renk kalem olan el ve ayak bilekleri kalın, beli de kalın bir kadın. Saçları sert ve kabarık ayrıca. Pavyonda çalışıyor olması muhtemel. Küçük Emrah'a benzeyen bir oğlu var. Çok güzel kuru fasulye yapıyor...

12/20/2009

tutto passato...

Çok bunaldım akşama doğru. Biliyorum fazla oluyorum, sürekli bunalımdayım çünkü. Mazur görmeyin beni, okuma listenizden çıkarın. Şakam yok, sizi de dibe çekerim kendimle.
Annem tutturdu bir doktor bulalım diye, kendisi de benim doktoruma gidecekmiş. Zeki kadın, doktordan bilgi alacak benimle ilgili. Anlamadım sanki.
Her gün ağlıyorum, istisnasız her şeye.
Gideceğimi düşünmesem, tek bir nefes dahi alamam. Sadece bu düşünceyle ayaktayım. Daha önce de bahsettim; her günün diğeriyle aynı olması düşüncesinden nefret ediyorum çünkü. Aynılıktan.
Boşuna yaşıyor olmaktan.

Henüz emin olmasam da konuyla ilgili, hayal bile edemeyeceğim bir piyano hocası buldum sanırım. İlerleyen zamanlarda açıklarım, eğer gerçekleşirse...
(Umarım gerçekleşir...)
Grigözlümutlubiri'ne dövme projemden bahsettim, "naaaaaaaaaaaa" dedi. Hayır demek oluyor sanırım bu. İlginç bir tepki.

Pınar çıkardıkları dergiyi yollamış. Roadlife. Tatlım çok beğendim, içeriği, tasarımı çok güzel gerçekten de. Çooook teşekür ediyorum. Uygun gördüğün ölçüde yer almak isterim ben de içinde. 


Süha'ya gittim biraz önce, bir önceki postta bahsettiğim konserle ilgili olarak fazla yardımcı olamadım bu yıl, o yüzden uğrayayım istedim. Yapacağım bir şey vardır belki diye. Yokmuş. İyi geldi bana onu görmek ama sanırım onu da depresyona soktum.
Yemek söyledik, ardından her gittiğimde orda olan 12 yıllık viskinin sonunu getirdik portakallı çikolatalarla. Viski içince kulaklarım yanıyor ama bu sefer bir şey olmadı. Zaten sarhoş da olmadım. Bu kadar mı vahim durumum Mon Dieu! Sarhoş olamıyorum. Bir sürü acıklı arya dinledik. Zehra Yıldız'ın sesinden Tosca'yı da dinledik biraz. Aryalardan birinde -hangisi hatırlamıyorum- bir söz vardı; tutto passato. Yani herşey geçti diyor. Biri 50, diğeri 20lerinde iki kişi olarak "geçen"ler canımızı acıttı.
Sonra ben garip teoriler üretmeye başladım karısının (Zehra Yıldız) ölümüne gelince konu. Tosca'da (ölümünden bir hafta önceki temsilde çekilmiş görüntüler) o kadar hayat doluydu ki Zehra, gençken ölmenin de iyi yönleri olabileceğini düşündüğümü söyledim. O hep o haliyle ve o yaşta kaldı çünkü. Hiç yaşlanmadı. "İnsanların hatıralarında saçlarım beyaz, suratım kırışıklıklarla dolu kalmak istemem ben de" dedim. "O yüzden ya gideceğim, ya da öleceğim."
Böyle garip konulara girdik işte.
Eve dönerken yağmur çiseliyordu, şimdi ise şimşekler çakıyor.
Bense bir yandan bunu yazıyorum, bir yandan da müzik dinliyorum. La Traviata'dan Addio del passato.
Violetta'nın vedası.
Neden bu arya bilmiyorum.




End of Istanbul.



İstanbul cazibesine kaybeden sevgililere döndü, heyecansız bir ilişki yaşıyoruz sanki. Terk etme zamanı geldi. Şehirlerle ilişkimi neden olması gereken düzeyde tutamam ki?
Bir aşkın bitişinde hissedilen duyguların aynısını hissediyorum. İçim acıyor. Bir yerden geçerken mesela, ben burayı ne çok sevmiştim diyorum. Ama artık boğuyor.
Eskiden bir şehirden İstanbul'a dönerken tanımlayamadığım bir sevinç, evimdeyim duygusu aydınlatırdı içimi. Şimdi kalmadı böyle bir şey. Ne evim, ne de İstanbul içimi aydınlatıyor.

İstanbulla alacak verecek hesabımızı yaptık. O kalacak, ben gideceğim. Ama nereye, ne zaman? Bilmiyorum.
Ama içime gitmek isteği düşmüşse bir kere, bu istekle başa çıkamayacağımı, eninde sonunda bambaşka bir yerde göçebe olacağımı biliyorum.

...
Cuma gecesi eve döndüm, Ankara'daydım birkaç günlük bir eğitim için. Eğitimden kalan vakitte, otel odasında, lobide ödev yaptım. Fazlasıyla yoruldum. İstanbul'a döndüğümde ise kar yağıyordu. Eve geldim gece yarısı. Kombiyi açtım, çalışmıyor. Ev buz gibi... Milyonlarca kat giysi ve yorganla yattım, cumartesi günü üç tane tamirci ile muhatap olduktan sonra biri çözdü durumu. Kombinin prostatı bozulmuş.Gerçekten, prostat hastası olmuş zavallı kombi..

...
Dün kombi ile uğraşmasaydım dövme yaptıracaktım. Ama haftaya kaldı. El bileğime fa anahtarı, ayak bileğime de uçan kuşlar yaptırmaya karar verdim. Gerçi haftaya da Süha'ya yardım ediyor olacağım konser için.. Konserle ilgili bilgiler altta, klasik müzik sevenlerin ilgisini çekeceğini sanıyorum.



12. ZEHRA YILDIZ GECESİNDE GENÇ SESLERLE BULUŞUYORUZ


Zehra Yıldız Kültür ve Sanat Vakfı tarafından düzenlenen on ikinci Zehra Yıldız anma konserinde yine genç sesler Zehra için söyleyecekler. Soprano Zehra Yıldız 1997 yılında Almanya’da sahnelenen Salome ve Fidelio temsillerinin ardından geçirdiği beyin kanamasıyla aramızdan ayrılmıştı.

26 Aralık 2009 Cumartesi akşamı saat :20:00 de Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall’de yapılacak bu yılki konsere, kimi La Scala’da, kimi Londra’da, kimi Torino’da, kimi Danimarka’da sahneye çıkmış operamızın parlayan yıldızları lirik soprano Simge Büyükedes,mezzo soprano Sim Tokyürek, koloratur soprano Zerrin Karslı,kontrtenor Kaan Buldular,kontrtenor Cenk Karaferya ve tenor Arda Doğan solist olarak katılacak. Sanatçılara piyanoda Raina Popova eşlik edecek.

Ölümünün ardından İDOB solistlerinden eşi tenor Süha Yıldız öncülüğünde kurulan Zehra Yıldız Kültür ve Sanat Vakfı, Zehra Yıldız’ın adını ve sanatını genç yeteneklerin başarılarında yaşatabilmek;Türkiye’deki opera,bale ve çoksesli müzik çalışmalarını yurtiçinde ve dışında desteklemek amacını güdüyor.

Parter : 50 - 40 TL
Balkon : 30 -20 TL
Org altı : 40 -30 TL

Geceye katılım için iletişim : Saat : 10:00 / 20:00 arası

Zehra Yıldız Kültür ve Sanat Vakfı
Av.Süreyya Ağaoğlu sk. Dor Ay Ap. 3 / 12
Teşvikiye
( Teşvikiye Camisinin hemen arka sokağı)
Tel:0212-240 62 48 // 0212 296 96 94
E-posta : info@zyv.org.tr

ZEHRA YILDIZ KİMDİR?
Marmara Ünüversitesi İşletme Fakültesi’nden ve Mimar Sinan Ünüversitesi Devlet Konservatuvarı Opera ve Şan Bölümünden 1983 yılında mezun oldu. Aynı yıl İst.Dev.Opera ve Balesi ailesine katılarak ilk kez ‘Venedik’te Bir Gece’ Opereti ile sahneye çıktı .1984’te İtalya’daki La Boheme yarışmasında ‘Mimi ‘ rolü ile ilk beş soprano arasına girdi. 1987 yılında Uluslararası Verdi Yarışması’nda finale kalarak Corale Verdi Akademisi’nde Master hakkını kazandı. Antonietta Stella, Lia Guarini, Carlo Bergonzi, Renato Gavarini gibi ünlü sanatçılarla çalıştı. Bir yıl sonra katıldığı Uluslararası Ettore Bastiannini Şan Yarışması’nda Gümüş Madalya kazandı. Hofmanın Masalları, Madama Butterfly, Otello, Maskeli Balo, Aida operalarında baş kadın oyuncu olarak üstlendiği rollerle sanatseverlerin büyük beğenisini kazandı. 1994-95 sezonunda T.C. Kültür Bakanlığı tarafından “Yılın En Başarılı Kadın Opera Sanatçısı” ünvanına değer bulundu. Yurtiçi ve yurt dışında oynadığı Madama Butterfly, Maskeli Balo, Uçan Hollandalı, Salome, Elektra ve Fidelio operalarındaki yorumlarıyla yüksek düzeyini kanıtladı. 1995-96 mevsiminde Almanya’da oynadığı Uçan Hollandalı operasındaki Senta rolü ile ünlü ‘’Opern Welt’’ dergisinde yılın en başarılı sanatçıları arasında yer aldı.Almanya’daki son temsilleri Salome ve Fidelio’nun ardından ani ölümüne duyulan acı, yerli basın kadar yabancı basında da geniş yankı buldu.

Not: Gelmek isteyenler biletler için benimle de irtibata geçebilirler.

12/15/2009

sokaklar.


Annemin önceki yaşamında SS olduğuna karar verdim. Frau Hackauf'dan bile böyle eziyet görmemiştim ben...

Her hücresinde mantık var.
Duygu yok. Beni sevmiyor galiba.
Halimi anlatıyorum, acımıyor bile. Nedir bu sevgisiz insanlardan çektiğim...


Metroda çok ciddi bir yalnızlık hissettiğimden bahsettim, fatura bana çıktı. "İnsanım, robot değilim. Direktif verilemiyor, chiplerim yok. Yalnız hissettim işte" dedim. O kalabalıkta yalnız hissedilir miymiş, böyle bir şeye ağlanır mıymış vs. vs. Çünkü:


1-Benim annem asla yalnız hissetmez.
2-Duygularını belli etmez.
3-Fazla güçlüdür.






Sonra durum açıklığa kavuştu, sinema ve mağdurlarla ilgili ödevim için kaynak taraması yaparken hem de.


Sinemada da sık kullanılan bir imge olarak metro ve tüneller Freudcu yaklaşıma göre vajinayı, ana rahmine dönüşü simgeler. Bunu biliyordum, hatta Amerikan sinemasında tünele giren büyük arabalardan oluşan sahnelerin, genelde hemen sonrasında cinselliğe yönelik sahnelerin öncüsü olduğunu... Bilirdim. Ama tünel ve metroların insanları gün içinde pek çok kez girilen depresyonların en ağırına ittiğini bilmiyordum. Ana rahmindeki yalnızlık duygusu hissedilirmiş tünel ve metrolarda, yaşamın ve hatta ölümün bile altında olma hali. Metroyla altından geçtiğiniz parklar kadar mezarlar da olduğunu düşünürseniz durumun sevimsizliği anlaşılıyor zaten. Ayrıca dışarıyı görememek, mutsuz insanların yansımalarıyla yolculuk yapmak -hayalet gibi- bu depresif hali pekiştiriyor.


Peki ben ne bekliyorum, annemin Freud olmasını değil ama biraz anlayışlı olmasını... Hayatta olmaz. Başkalarına karşı olsa da bana karşı asla.


El ve Handeyle konuştum, onlar da benzer durumdaymışlar. En azından yalnız değilim...


Birkaç saat sonra Ankara'ya gidiyorum. Hiç hoşnut değilim bundan, zira cumaya bitmesi gereken bir ödevim var ve otel odalarında ödev yapmak istemiyorum. Ama başka çözüm yok gibi görünüyor... Ama ama ama Hande'yi göreceğim için de çooook mutluyum.


Heykel dersi almak istiyorum. Kuaförde bir heykel hocasıyla karşılaştım geçen gün, atölyesi evime yakınmış. Çamur iyi gelir herhalde...


Sera kabala bilekliğimi istiyorum artık. Benimki gerçek ayrıca, Nişantaşı orijinli çakmalarından değil. Kudüs'den geldi ama bileğime konamadı henüz... Çook ihtiyacım var.


İşteyim ama işim yok an itibariyle. Sokak fotoğraflarına takıldım ben de internette, evin her tarafını dünyanın farklı sokaklarından fotoğraflarla doldurmaya karar verdim çünkü. Banyo için bile özel fotoğraf çözümlerim olacak.


Banyo deyip geçmemek lazım, bence evin en önemli bölümü. Benimki kadar küçük olsa bile. Mesela evdeki kolonlardan biri banyoda duruyor. Müzik olmayınca çok sıkılıyorum. Duş sırasında Nat King Cole tavsiye edilir...
 











12/12/2009

Gazetede bir şey okudum, çok güldüm. Linki burda..

Şimdi konu neymiş, erkeklerin kadınlarda hoşlanmadığı şeylermiş...
O kadar komik ki, ben listedekilerin çoğunu yapıyorum ve hiç bundan şikayetçi olan bir erkek tanımadım hayatımda.

"Ey kadınlar, kendinizi sevin, gülümseyin" diyen yok, kabahati zavallı aksesuarlara, kıyafetlere yüklemişler. Herkesin bildiği çok iddialı bir laf da edeyim bari.. Kadın ya da erkek hiç fark etmez, birisi sizi sevmiyorsa, siz kendinizi sevmediğiniz içindir, hiç çırpınmayın. Sebebi şartlarda, kıyafetlerde falan aramayın... "Kırmızı oje sürmeyeyim ya da büyük güneş gözlüğü takmayayım erkekler beğenmiyor çünkü" diye ortalıkta gezen bir kadından daha antipatik bir şey yok zira...

...

İnsanlar düşündüğümüzden daha düz aslında. Onlara boyut kazandırmaya çalışan bizleriz. Hayatımıza soktuğumuz anda başlıyoruz buna, önce bir çift kanat ekliyoruz, melek yapıyoruz. Patavatsızlıklarına açık sözlülük diyoruz. Sinsiliklerini sessizlik, sessizliklerini de erdem olarak adlandırıyoruz. Korkaklıklarına çocukluk diyoruz, bir masumiyet atfediyoruz cesaretsizliklerine. Karanlıklarına derinlik, depresyonlarına bohemlik...
Bu bizim hatamız.
Neden bahsettim bundan bilmiyorum...
Ama hepimiz birbirimizin aynısıyız.
Bizim yaşadığımız hayatlar daha önce yaşandı. Bizim tepkilerimiz hiç orijinal değil. Bizim aşklarımız tek değil, ihanetlerimizin de emsali var, ibadetlerimizin de.
Söylediğimiz yalanlar, inandığımız yalanlar aynı.
Kulluktan Tanrılığa geçmemiz ve aynı hızla tekrar kul olmamız.
Özetlemek gerekirse;
...this has been done before.*




*Bu cümle bile daha önce Bedri Baykam tarafından söylendi...



...

Pınar ile buluştuk geçen pazar akşamı. Nişantaşı'nda kahve içtik. Saatlerce sohbet ettik. Caffe Nero'nun kedilerine sırnaştık.
Enerjisine hayran kaldım, kıpır kıpır...
Bense kedi olarak gelmişim aslında dünyaya ama insan kadrosunda bir kişilik yer açılınca Tanrı oraya almış beni jest olsun diye. Ama hiç makbule geçmemiş, çünkü kediler nankördür, Tanrı bunu unutmuş...

...

Gitmek. En sevdiğim sözcük ya hani... Her gün "gitmek"li rüyalar görüyorum ya...
Bugün pazarda buldum bu tişörtü.
Üstümden çıkarmasam gider miyim acaba?
Evrene gönderilen dilekler meselesi...
Ben kefilim, tutar...
























Not: Sera iddiayı kaybetti. Pazartesi gününe "mor inek" olarak uyanacak :)
Besos!

12/05/2009

Dejenere olmuşuz tatlım!

Gece 3'e kadar Lizbon Antlaşmasıyla uğraştım, zaten keyifsizdim. Bitmedi. Bitmiyor.
Kafamın karışık olduğu konuyu netleştirdim, Sera iddiayı kesinlikle kaybetti. Geri dönüşü yok artık bunun. Biraz da o yüzden gerektiği gibi odaklanamayışım hiçbir şeye.

Uykusuzum ve de.
Densiz komşular yüzünden.
Gece zaten geç yattım, tam uykuya dalmışken uyandırdılar:
Bir kadın sesi, inliyor. Aslında çığlık atıyor. İki de erkek sesi ona eşlik ediyor.
Apartmanda birileri grup seks yapıyor...
Ya tamam, apartman yengesi değilim, bizim apartmanın bir yengesi var zaten 50 yaşlarında. Kimsenin seks hayatı da beni ilgilendirmez ama bu kadar bağırmayın be kardeşim. Uyuyan vardır belki. Gecenin 4'ünde kesin vardır...

Bence üsttekiler bunlar.


Neyse, ben şu antlaşmaya döneyim artık...

Ya da uyuyayım birkaç saat.

12/03/2009

İçim gül biraz, güldür biraz.

Bugün size iki seçenek sunuyorum: Ya linkini gönderdiğim şarkıyı dinleyin ve aşağıda yazdığım sözlerinden takip ederek anlayın ruh halimi, ya da yazdıklarımı okuyun.

nasıl zor geldi ayrılmak bu yaz...
sevgililer gördüm; kıskandım biraz...
içim boş kaldı, çok yandı canım...
artık ne yapsam; yalnızlardanım...

aslında çok garip hiç kavuşmadık...
tenine az değdim tam karışmadık...
içim boş kaldı, çok yandı canım...
artık ne yapsam; yalnızlardanım...

bir göreyim desem; yok ki yok...
bir koklayayım desem; yok ki yok...
içim gül biraz, güldür biraz...

şunu öldür, kendini güldür biraz...

bence yazık oldu çok kısa ömür...
insan doğar, aşık olur, ölür...
içim boş kaldı, çok yandı canım...
artık ne yapsam; yalnızlardanım...

özledim desem; yok ki yok...
bir şey söylesem; yok ki yok...
içim gül biraz, güldür biraz...

şunu öldür, kendini güldür biraz ..

Şarkı bitti şimdi haberler:

Herşeyi sukunetle karşılayacağıma söz verdim bugün.

İştahsız olabilirim, sadece çikolatayla besleniyor olabilirim, hatta sigaraya da başlamış olabilirim ve tüm bunların doğal sonucu olarak Talcid ile arkadaş olmuş olabilirim. Geçici bu, biliyorum. Sıkılmış olabilirim ama mutsuz değilim.

Haftaya aptal bir işe başlayacak olmamı da, gardırobumda bir tane bile düzgün iş kıyafetim olmamasını da sükunetle karşılıyorum... "İş kıyafeti" almaya diye çıkıp jean taytlar, zımbalı metalli çizmeler ve hatta her evin ihtiyacı olan şampanya kadehlerini aldığım için de kızmıyorum kendime.

Grigözlümutlubiri İstanbul'a gelmiyor olabilir. Gelmesin... Artık hiç gelmesin. Hatta TC de İran'ın yaptığını yapsın, özellikle gazeteci olan hiçbir Belçikalı'ya vize vermesin. Hatta Belçika'nın Türkiye büyükelçisi de persona non grata ilan edilsin, tüm diplomatik ilişkiler maslahatgüzarlık seviyesinden bile daha kepaze bir seviyeye çekilsin ve tüm yurtta şenliklerle kutlansın bu.
Yok sinirli değilim, gayet sakin yazıyorum bunları.
Haftaya işe başlayacağım için az kalsın bu akşam Paris ya da Amsterdam'a bilet alıyordum. Bir anda pazartesi verilecek ödevler geldi aklıma. Cumaya da var... Onları vereyim, önümüzdeki cuma gideceğim muhtemelen. Grigözlümutlubiri de gelebilirmiş. Nereye? Paris ya da Amsterdam'a. Ben nereye gidersem... Sevinmedin mi dedi, hayır çünkü ben backpacker olacağım, sana uymaz dedim. Müze gezip beşyüz tane fotoğraf çekeceğim. Tek derdi İstanbulla adamın...
Hayır Afganistan, Pakistan, İran'a gitmediğini bilsem adamda doğu fobisi var diyeceğim ama bu durumda tek bir seçenek var, ben şeffaf bir insanım, ne sizi ne de kendimi kandırıyorum: bu adam Aidaphobic.
Bugün çıtır arkadaşlarına bir yenisi daha eklenmiş grigözlümutlubirinin bu arada.. 22 yaşında ve MEP. Amelia diye bir kız, gotikmiş, young piratemiş, İsveçliymiş.. Avrupa Parlamentosu'nun en genç üyesiymiş!! Bak sen! Bana ne ki?
Hayır, sinirlenmedim. Sakinim. Hatta bu kızı tebrik de ediyorum, aferin çalışmış, baş korsan olmuş, sonra parlamentoya girmiş hem de gotik, sadece de 22 yaşında. Aferin. Başarılarının devamını dilerim.

Bu durumda benim pazartesine yetiştirmem gereken Lizbon Anlaşması ile ilgili ödevi bu kızın yapması gerekmiyor mu? Haksızlık bu bence.
Yapacağım da nolacak hem? MP mi olacağım?

Hala sakinim, midem de sakin. Ben yapacağım şu ödevi.
Sadece 1500 kelime... Rüzgar gibi geçer...
Lalalalalalaaaaaaa...

Sabah Steve sahildeki sarhoş fotoğraflarımızı yüklemiş. Bu fotoğrafları da sakinlikle karşılıyorum. Olabilir, genç insanlar arasıra eğlenirler ve tipleri kayar. (Bu arada en alttaki fotoğrafı da çaldım dayanamadım ama onu nasıl karşılamam gerektiği konusunda fikrim yok.)


 
 
 




Sera'ya not: Mor inek olmana sadece 10 gün kaldı :)

12/02/2009

Yaşlı kadının hatıra defteri..



Serap geldi dün akşam, yemek yedik bende. Böyle zamanlarda hala öğrenci oluşuma vurgu yaparak kurtuluyorum sorumluluktan. Basit yemekler, basit bir masa. Bloglarını takip ettiğim süper becerikli, über hatunlardan değilim n'apayım... "Öğrenci evi, idare et" durumu benimki. Hatta öğrenci evinde bulaşıklar da ahali tarafından yıkanır, bilirsiniz.

Bu konuda her türlü çirkefliği yapmışlığım vardır. Ben Bukowski ile komşuyken -yani aslında kendini Bukowski sanan kapı komşum- Sü ile beraber kalıyorduk ve E. diye bir arkadaşım da staj yaptığı için bizde kalıyordu. G. de birkaç haftalığına misafirdi. Arada El'im uğruyordu. E.'ye asılan ve Bukowski'nin sarhoş muhabbetine bayılan A. da geliyordu, ne de olsa ikisi de davulcuydu vs. Minicik evde koloniydik. Bukowski'nin de arkadaşları vardı. G. yemek yapıyordu, Bukowski'nin bir arkadaşı yerleri siliyordu. Bukowski müzik koordinatörüydü. Her yerden şarap mantarları, bira kapakları çıkıyordu. Biz E. ile staj yaptığımızdan nispeten daha normal olmak zorundaydık ama diğer grubu kaybetmiştik. 12 yumurtayla omlet yapılan, gecenin üçünde masa başında ıspanaklı börek yenilen bir dönemdi. Kimse kimseye ilişmiyordu ama. Yani bir grup balkonda mumları yakmış bira içiyor, iki kişi banyoda; biri diğerinin saçını kesiyor, bir başkası edebiyat tartışmasına girmiş, diğeri makro ekonomi sınavına çalışıyor, yine birilerinin karnı acıkmış, makarna haşlanıyor içerde, G. sıcak suyla kolunu yakıyor, E. yoğurt sürüyor G. nin koluna... Tabi ki bu insanların hepsi yemek yiyorlar. Ve bulaşık da çoğunlukla birikiyor. Mutfaktan sorumlu G. artık sıkılmış, bulaşıkla ilgilenmiyor. Küçücük mutfakta yerde bile bulaşık var. Evde tabak tencere kalmayınca Bukowski'nin mutfağı da bize taşınmış. Her şey pis. Pazar günü, biz durumun bu kadar vahim olduğunu bilmiyorken Sü ile, yıkarız bulaşıkları diye atlıyoruz. Ev sahibiyiz ne de olsa. İlginçtir, kimse hayır biz yıkarız filan da demiyor. Biz mutfağa giriyoruz, neredeyse ağlamaklı çıkıyoruz. İmkansız yıkamak.. Sü ile bu işten yırtmak için acil bir plan yapıyoruz. Bukowski ve E. 'yi tavla oynamaya ikna ediyoruz binbir türlü sevimlilik ve numarayla. Kaybeden grup bulaşığı yıkasın! Sü de ben de bu kadar agresif ve tutkulu tavla oynamamıştık hayatımızda. Sonuç olarak 5-3 kazanıyoruz. Kahkahalar, hatta zafer çığlıklarıyla gönderiyoruz onları mutfağa. Bir buçuk saat çıkamıyorlar. Ne kadar uzun bir seans olduğunu şurdan da anlayabilirsiniz: Bukowski E. den hoşlandığını fark ediyor ve hatta ona açılıyor.. Birkaç tencere daha olsa eminim ki çocukları bile olurdu.

Bir bulaşık maceramız daha var, aslında adilik demeliyim. 13 Şubat gecesi Bengü ve El gelmişler. Sü ile ev arkadaşı olduğumuz dönem hala.. Hiçbirimizin sevgilisi yok, Mustafa Sarıgül sapıtmış, her tarafa kemancılar dizilmiş Nişantaşı'nda. Tüm dükkanlarda kırmızı kalpler. Biz Desperate Housewives ı izlemişiz belki özdeşleşiriz diye, ama Gabrielle'in bahçıvanla kırıştırdığı dönemler... Bir bahçıvanımız bile yok oysa!
İlerleyen saatlerde nolmuş yani yalnızsak modunda Viktor Levi'ye gidiyoruz. Kız kıza da şarap içilebilir. 14 Şubat denen tüketim çılgınlığının meyvesi olan dayatılmış gudubet ve yapay romantik güne orda girilebilir... Gece geç dönüyoruz, takside önde oturuyorum ben, diğer üçlü arkada. Orhan Ersek'ten dönebilirsiniz diyorum taksiciye, sarhoş olduğumu anlamasın diye en ciddi halimdeyim, bizim single lardan biri espriyi patlatıyor arkadan: Orhan Ersek'e versek!! Bu arkadaşın Türkçesi iyiydi lisedeyken biliyorum ama bu kadar da zengin kafiye, redif olayına girmeseydik keşke gecenin köründe takside diye düşünüyorum ama gülmeye engel olamıyoruz artık. Saat 3'de hoplaya zıplaya hatta bir ara halay çekerek eve giriyoruz. Hiç uykumuz yok, daha doğrusu El ve Bengü istiyor uyumak ama biz Sü ile pek romantiğiz, zaten lapa lapa kar da yağıyor. Mon Dieu, ne romantik bir sevgililer günü!... Onları uyutmamak için elimizden geleni yapıyoruz. Neyse, uyuyorlar onlar, biz karı seyrediyoruz. Pek de enerjikiz, saat 6 olur olmaz kahvaltı derdine düşüyoruz. Peleki'nin poğaçaları gözümüzde tütüyor. Ama mutfakta yine bir sürü bulaşık var ve onları yıkamadan kahvaltı yapmak da istemiyoruz. Karda hoplaya zıplaya fırından poğaça alıp eve geliyoruz. Bulaşığı yıkamaları ve yeni doğan güne merhaba demeleri için de El ve Bengü'yü zorla uyandırıyoruz. Yüzlerini yıkamadan kendilerini mutfakta buluyorlar zavallıcıklar... Şimdi düşünüyorum da üzülüyorum. Ne kadar acımasızmışız... Gençken.

Eh yaşlandım artık, sakin sakin yemek yiyorum şimdi. Masada her şeyin yeri belli, bir huzur çökmüş. Serap'a da ayrıca bir durgunluk çökmüş. Sandalyenin iki ayağı üstünde yaylanmıyorum. Komik bir şey söylendiğinde ağzımda bir şey olması korku yaratmıyor, artık daha normal gülüyorum. Mumları halıya damlatmıyorum.  Şarabın mantarı da olması gerektiği yerde...

11/29/2009

Mor inekim benim!!!





Sera ile bir iddiaya girdik an itibariyle:

Eğer kafamın karışık olduğu konuda yapacağımı düşündüğü şeyi yapmazsam facebookta ismini bir günlüğüne "mor inek" olarak değiştirecek :)

Süre iki hafta.
Yapmayacağım :)



11/28/2009

Kafası yine karışık ben ve bir garip hikaye.

Yine sıcak çayımı aldım elime.. Yaşlı insanlar gibi oldum, çay içerek ısınıyorum.
...
Ödev yapıyorum aklıma estikçe. Ama bitecek gibi görünmüyor. Zira kafam dolu. Karışık. Hiçbir taş yerine oturmuyor.
Anladım ki ben başarısız biriyim bir konuda.
Ve beceriksizim.
...

Son üç günün konu başlıkları:

Opera, Elif, sinema, sigara, kahve, tiyatro, Üsküdar-Beşiktaş motorları, Nişantaşı, Beşiktaş, çikolata, raf ömrü dolmuş beyaz şarap, Kabalcı, Elifle sabah kahvaltısı, kediler...
Bu başlıkların hepsiyle ilgili sayfalarca yazı yazabilirim aslında ama yorgunum. Ama kısaca dokunabilirim sanki..

Opera: Çarşamba günü El de geldi benimle. Donizetti'nin Don Pasquale'sine gittik. Ben pek beğenmedim.  Tenorun sesini duyamadım, dekorlar İstanbul Operasına yakışır(!) şekilde vasattı, seyirci azdı. Ortaokul müsameresi tadındaydı bence...


Çikolata: Çok yedim bu birkaç günde. Sabah uyanıp yedim, gece yatmadan yedim... Yemekten önce, yemekten sonra. Bitter, sütlü... Çikolata ile beslendim demek daha doğru. En son dün El'de beyaz şarap hayal kırıklığına uğratınca bizi, likörlü çikolatalardan aldık hıncımızı. Ama öyle doymuşuz ki, sadece içindeki içkilerle muhatap olduk çikolataların...

Tiyatro: Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye'ye gittik dün gece Elifle. Oyunla ilgili kafama takılanlar:
1- Sait Faik daha karamsar ve daha karanlık biri değil miydi?
2- Yalnızlıkla başa çıkmanın tek yolu onunla arkadaş olmak mıdır?
3- Seyirciler neden oyunu izlerken rakı içemiyorlar?
4- Dünyayı gerçekten de güzellik mi kurtaracak?

Sigara: Nerden sardım yine bilmiyorum. İçmiyorum aslında, ama ne zaman sigara içilen bir film izlesem canım istiyor. (Coco avant Chanel'i izlerken de aynı şey olmuştu...) Dün de öyle oldu, El ile film izlerken canımız sigara istedi. (O da benim gibi, ruh ikiziyiz bu konuda.) Biliyorum saçma. Ama paketten geriye bir şey kalmadı...  (Sondan bir önceki sigara da fotoğrafta. Kahve ve bol kafa karışıklığı da kendisine eşlik etmektedir. Sigara bitmiştir, kafa karışıklığı sürmektedir.)...



Elifle kahvaltı: Terapi saati desem yanlış olmaz. Kızarmış ekmekler ve hellimin tabaktan eksilme hızıyla doğru orantılı olarak kahvaltı üstü terapisi başlar. Çok konuşulur, taraflar birbirlerinin her şeyini bilirler çünkü. Zayıflıklarını, hatalarını. Kimse kendini saklamaz, düşünceler de duygular da makyajsızdır. İyi gelir.

Sinema: 
- Ensemble, C'est Tout ... Sigaraya sevk eden film bu işte. Uyumsuz insanlar arkadaş da olabilirler, sevgili de.. (Camille'e Franck gibi bir komşu, bana da yukarıdaki sırnaşık Escada modelimsisi... Nerde ilahi adalet?!)
(Guillaume Canet'den bahsediyorum...)
- Adoration ... Atom Egoyan filmi. Yine kimlik arayışı, travmalar var ama kurgu farklı. Ve her filminde karısı Arsinee Khanjian'a başrol vermekten vazgeçse keşke. Bu filme yakışmadığını düşündüm...
- Dumplings ... Mantı. Korku ya da gerilim olarak izlenirse hayal kırıklığına uğratır. Eğlenceli ve sürükleyici bir film çünkü. Uzakdoğu sinemasının en neşeli filmlerinden hatta, renkler çok güzel. Ama yaşlanma korkusu olanlar için dram da olabilir bu film...
- Into Temptation ... Sıkıcı.
- Scenes of a Sexual Nature ... Yedi ilişki, aynı parkta, aynı zaman diliminde. Happening. Yedi hikayeden küçük kesitler. Çok uzun şeyler yazabilirdim ama keyfim yok. Bulursanız izleyin. Kesin izleyin. (O parkı da özledim.. Ne mızmız oldum!)


Yine bir sürü şey yazdım...
Ama son bir şeyden bahsetmeden kapatmak istemiyorum sayfayı. Bu bir hikaye. Garip bir hikaye.

2003 yılında, sanırım yine bu mevsimde evden çıkar kız, hafif yağmurlu bir gündür. Kapüşonlu hırkası ve kocaman botlarıyla Beşiktaş Çarşısı'ndan Kabalcı'ya geçer. Amaç dışarıda biraz vakit geçirmek, belki kitap almak, kırtasiye reyonunda kaybolmaktır. Sonra da sahildeki çaycıya gidilecektir. O sırada cep telefonuyla konuşmakta olan bir adam hızla geçer kızın yanından. Sakin bir ses tonu, "ablamla Teşvikiye'de buluşacağız, çekimler iptal olmuş".. gibi şeyler söyler telefondaki kişiye. Ciddi ve meşgul görünüyordur.
Sonra kızla beraber kitapçıya girer konuşan kişi de, telefonunu kapatmıştır.
Kıza kitapla ilgili bir şey sorar. Birlikte yürümeyi teklif eder. Tanışırlar.

Daha sonra görüşmezler.
Kız o zaman 19 yaşındadır, bu "meşgul adam" göstermese de 30'undadır. Ya da öyle söyler.
Bir şeyler daha söyler, hatırlamaz kız. Bir de ablasının bir tavsiyesinden bahseder: "Yirmi yaşındaki bir kadına asla güvenme."



Ayrıldıklarında kız düşünür, "güvenilmeyecek biri miyim acaba?" diye..


(...)

2005 yılının Temmuz ayında staj çıkışı yakın bir arkadaşıyla buluşacaktır kız. Beşiktaş sahilde. Buluşurlar da. Bu yakın arkadaş kıza biraz önce arkasında yürüyen birinden bahseder. "Mehmet Günsür'ün arkadaşıydı galiba, İtalya'da çekimdeymiş. Ablasına Teşvikiye'ye gidecekmiş.." gibi şeyler söyler. Adamı yakışıklı ya da çekici bulduğundan değil, Mehmet Günsür için. Kız güler, bir şey söylemez. Tesadüf? Olabilir...



(...)
2009 yılının Kasım ayı. Kızın kafası çok karışıktır o gün, dalgındır. Ayağında yüksek topuklu ayakkabılar, kaldırımda bir çukura takılıp yüzüstü düşmekten korkarak hızlı adımlarla yürümektedir eve giden yolu. Yine Beşiktaş'da.
Derken bir ses duyar sağ çaprazından gelen, telefonda konuşan. Orta kalınlıkta bir erkek sesi. Tanıdık. "Mehmet Günsür Floransa'daymış, çekimleri erteliyoruz." der ve ekler: "Ben şimdi Teşvikiye'ye geçiyorum ablama." 
Kız kendi kendine gülümser, dönüp bakmaz bile sesin sahibine. Onun da kendisini görmesini istemez. Muhtemelen tanımayacaktır kızı, muhtemelen bu konuşmayı her sokağa çıkışında yapmaktadır. Karşıya geçer düşünmeden kız, bir pasajın içinde kaybettirir izini... 

Hastalık mı? Yalnızlık mı?
Neyse ne.

Ama korkutucu bu..



Sahip olduğum her şey için teşekkür ederim.
Telefonda konuşabildiğim herkese...

Temenni.

Aranıyor!!!
Her şeyi bilen bir bilge kişi.
Modern zamanların philosopher king'i.
Ermiş.

...
Öyle işte.

11/24/2009

...

Vermemem gereken bir kararı verdim ve gayet yabancıyım bu karara. Hatta uzaylıyım.

Dilimin ucunda kelimeler var, söylememem gerek. Oysa bağırmak istiyorum. Ne çelişki.

Baudrillard'ın tek başına yemek yiyenlerin en acınası insanlar oldukları ile ilgili saptamasını okuduğumdan beri dışarıda tek başıma yemek yiyemez oldum. Ya bu sözü bilen benden başkaları da varsa diye...

Yalnızlıkla garip bir bağım var. Yalnız yaşayan herkes böyle mi acaba? Tutku derecesinde bağlıyım, bir yandan da nefret ediyorum. Ama bu ikisi öyle hisler ki, birbirlerine değmiyorlar hiç. Tutku ve nefret birbirinin yerini almıyor. Kardeşçe ve birlikte yaşıyorlar. Birbirlerini öldürmüyorlar, bilakis büyütüyorlar.

Başladım sonunda yogaya dün. Bugün de ağlayarak yaptım, yukarıda anlattığım -aslında anlatmadığım- şeylerden dolayı. Bulamadım odaklanacak bir düşünce, nesne vs. Beceremedim. Ama yaptım.

Bir sürü kahve, çay, yeşil çay içtim. Nuri Alço ilacından içerim ve uyurum nasılsa düşüncesiyle... Maillerime baktım, Çapa Tıp Fakültesi'nde yatan bir hasta için A Rh(+) kan ve trombosit aranıyormuş. Telefon ettim hastanın yakınına, yarın hastanede buluşacağız. Nuri Alço ilacından içemeyeceğim anlamına gelir bu ve tabi ki koyunları sayacağım ve film seyredeceğim... İşe yarasın da, ben uykusuz kalayım...

Pretty Woman'ı izledim biraz önce. Kadın ve erkek operaya gitti, canım opera çekti, birkaç gündür de aklımdaydı. Donizetti'nin eseri Don Pasquale için bilet aldım. Hem de yarın... Ben de locadan seyredeceğim. O filmden canın sadece bunu mu çekti diyebilirsiniz, haklısınız da ama yok Richard Gere filan gerçek hayatta. Bir tane benzeyeni var aslında ama uzakta o da...
Ama keşke burada olsaydı. Çok özledim.
Tchaikovsky'nin Eugene Onegin'ini dinlemiştik... Onun en sevdiği operalardan biri ve benim de sevmem için her aryasında milyonlarca açıklama yapmıştı. Heyecanla.
İnsanın sevdiği bir şeyden bahsederken çocukça heyecanlanma hali. Hangi yaşta olursa olsun...
Sırf bu heyecanı yeniden görmek için defalarca kere dinleyebilirim Tchaikovsky'yi..


11/23/2009

beş küçük yeşil şişe...

Neden Jérôme'un fotoğraflarına her bakışımda canım Paris'e gitmek istiyor ki? Fotoğraflar huzurlu olduğundan belki... Ya da gitmeye bahane aradığımdan.

Bayram alışverişi yapacağım yarın: Bir sürü film, birkaç kitap, çikolata, mum, jelibon, elma çayı ve tarçın.

Grigözlümutlubiri Gazze'den fotoğraflar yolladı dün. Yer altı tünellerinde bayramda kurban edilecek olan hayvanlar var. Çok güzel bir inek gördüm, moralim bozuldu. Dün gece de rüyamda ineklerle, koyunlarla uğraştım durdum. Bir de savaş fotoğrafçısı olmaktan bahsediyorum; henüz kesilmemiş inek için yas tutuyorum, kesilmiş insanlar karşısında ne yaparım acaba?

Her seferinde yogaya bugün başlayacağım diyorum ya, birazdan, 3 dakika içinde başlayacağım. Gerçekten.

Ölmekten bazen çok korkuyorum.

11/22/2009

Welcome Mei!

Ben keyifle okuyordum Norveç Günlüğü'nü. Hani bazen bazı insanları tanımazsınız, ama farklı olduklarını düşünürsünüz ya. Öyle bir şey. Işık, zeka, enerji gibi şeylerden bahsediyorum ve bence bu insanların yazdıklarına, yazma biçimlerine bile yansıyor.. Biraz önce bloguna bakayım dedim. Kötü haber: Norveç Günlüğü'nü terk ediyormuş. İyi haber: İki ayrı blogla devam edecekmiş. Mutlu olduğu işi yapmaya karar vermiş, çok sevindim onun adına. Ben başarılı olacağından eminim. Sadece butiği Norveç'de açma meselesine takıldım. Bana biraz uzak sanki :)

 

Hanım hanımcık.

Sera ile buluştum bugün Nişantaşı'nda. Kahveli, kruvasanlı birkaç saat geçirdik. Roma planlarına başladık ufak ufak. Planın en önemli kısmı yemekler; nerelere gideceğimizden çok sabah akşam ne yiyeceğimizden konuştuk.. Umarım bir aksilik çıkmaz. Quattro formaggiler, ravioliler, tiramisular... Aşk diye bir şey var!


Dün de El ile buluştum Beşiktaş'da. Eve dönüşümde ise bir çetenin saldırısına uğradım. Yaş ortalamasının 7-8 olduğunu tahmin ettiğim çete üç dört kişiden oluşuyor ve Ihlamur Migros civarında gelen geçene yumurta atıp kaçma eyleminde bulunuyorlar. Dikkatli olun. Onlar çok eğleniyorlar atarken ama siz eğlenmeyebilirsiniz. Biri kafamın hemen yanından geçti yumurtaların, diğeri de ayağımın dibine düştü. Ucuz kurtuldum.

Bütün müzik dosyalarımın silinmesi bir bakıma isabet olmuş, evdeki cd lerde çok güzel şarkılar olduğunu fark ettim. Ayrıca insanlardan favori şarkılarını istemek de kesinlikle iyi bir fikirdi. Anouar Brahem'den Artefact Pt 2'yi dinliyorum şu anda.

Cuma günü girdiğim derste -öğrencilerinin çoğu doktora yapan hukukçular, savcılar, vali ve yarbaylar olan bir ders- üzülerek gördüm ki tecavüzü küçümseyen, tecavüze uğrayan kadınların da suçlu olduğunu düşünen, kızını dövmeyenin dizini döveceğine can-ı gönülden inanan, "bayanların topluma karşı bir duruşu olmalı" tezini benimsemiş ve bu duruşu da "hanım hanımcık" olmakla açıklayan insanlar olduğunu gördüm. Biliyordum da böyle insanların olduğunu aslında ama bu kadar yakında ve böyle bir dersi alıyor olabileceklerini düşünmemiştim. Hayal aleminde yaşıyormuşum. Tanrı "topluma karşı bir duruşu olmayan ve hanım hanımcık da olmayan" bayanları(!) korusun. 

La Boheme'e gitmek istiyorum ama bilet kalmamış. Küçücük salon tabi Süreyya. AKM'yi özledim :(

Yazmam gereken bir sürü ödevim olduğu için film seyretmeye karar vermiş bulunuyorum. Sonra da temizlik yaparım belki.. Hanım hanımcık.

11/21/2009

Con chi vado a Roma??

El'im beni aydınlattı önce. Ve dün gece aklıma bu yaratıcı fikir geldi: Yeniyıla Roma'da girmek!  Mamma mia! Çok heyecanlandım, o anda kimle konuşuyorsam internette, paylaştım fikrimi. Sonuç: Herşey karıştı.

Şöyle ki:

Grigözlümutlubiri'ne yılbaşı gecesi için Roma'ya gitmeyi düşündüğümü söyledim. Fikre bayıldı, sanırım yılbaşı gecesi onu da Roma'ya çağırdığımı düşündü ve Gazze'den döner dönmez bir plan yapacağını söyledi. Bu fikir onu benden daha çok heyecanlandırdı. (Gelmek isteyeceğini düşünmemiştim.)

Sullivan'a söyledim, kız arkadaşını ikna edebilirse geleceğini söyledi. Duramadım Selmin'e de söyledim, Budapeşte'deki gibi sorunlu ve berbat bir hostel buluruz, çok eğleniriz dedim. Neredeyse ikna oldu. Andrea'nın başka bir programı varmış, Floransa'ya gidecekmiş. Serena Roma'da ve çok sevindi. Marco'ya henüz söylemedim ama onun da memnun olacağından eminim.

Biter mi? Bitmez. İlk sırada söylemem gereken kişiye malesef en son söyledim, çünkü aradım açmadı "New Moon" u karşılamak istemiş, sinemadaymış, gece geç saatte konuştuk bu nedenle. O kişi Sera. Sera'nın vize sorunu filan yok, kendisi İtalyan çünkü. O da çok sevdi bu planı. Neden ilk söylemem gereken kişi olduğunu açıklayayım: Eğer onun geleceğini ve bu fikre sıcak bakacağını bilsem çenemi kapalı tutar, Roma'da yaşayan birkaç arkadaşım dışında kimseye bu programdan bahsetmezdim.
Şimdi bakalım ben bu işin içinden nasıl çıkacağım...